ÇAMURLU ÇİĞKÖFTE'NİN HİKAYESİ Çamurlu çiğköfte 1993 yılında İzmir de, Elazığlı Kenan Demirbaş tarafından icat edilmiştir ve günümüzde marka haline gelmiştir. Uzun yıllar, yoğun bir emek ve çalışma sonucunda marka haline gelen, şu anda binlerce kişinin kilometrelerce yol katederek gelip afiyetle yediği, bir yiyenin tekrar yemeden duramadığı bu lezzetli çiğköftenin ve markanın arkasındaki hikaye ilginçtir . Düşünüyorum ki benim çiğköftemi yiyen ve yemeyi düşünen herkes için de ilginç olacaktır aşağıdaki yazı.... Çamurlu çiğköfte: Çamurlu Çiğköfteyi anlatabilmek için ikiye bölmek gerekir. Çamuru ayrı, çiğköfteyi ayrı anlatmak lazım. İkisi yanyana gelirse Çamurlu Çiğköfte meydana gelir. Çamurda ikiye ayrılıyor. Birincisi çiğköftenin içinde otlardan ve baharatlardan, biberlerden yapılmış çamur şeklinde ve çamur görünümünde malzemedir. Asıl önemli olan ikincisidir, yani çiğköftenin yanında ikram ettiğim sostur. Bu kısa tarifidir (ama kısa tarifiyle bırakırsam çok basit gibi görünebilir. Bunun için biraz anlatmam gerekir) Çiğköftenin icadından beri ister kendinize yapın, isterseniz satıcısı olun garnitür olarak lavaş ekmeği ve yeşillikten başka bir malzemesi yoktu. Hele çiğköfte sosu diye bir sos hiç yoktu. Ama ben bir farklılık yapmak adına lavaş ekmeği, yeşillik ve sos vermeye karar verdim. İlk çiğköfte sosu: Sosun birde hikayesi var, biraz onu anlatayım. 1995 yılında İstanbul Lalelide Tekstil işinde tezgahtarlık ve Rusça-Türkçe tercümanlık yapıyordum. Bir vesileyle Bursa’ya gitmiştim. Bursa’daki ünlü iskender kebapçısında öğlen yemeği yemeye gitmiştim. Burayı ünlü olduğu için seçmiştim. Burada üzüm şırası diye bir şey gördüm. Bu benim için bir ilkti. Bir çok yerde iskender kebap yemiş olmama rağmen üzüm şırasını ilk burada gördüm. Düşününce burayı farklı kılan bu şıra idi. Bu değişiklik buranın ünlü olmasına sebep olmuştur. Zira şuana kadar tattığımız iskender her yerde aynı idi. Bu değişiklik aklıma evimde satıcısı bile değilken çiğköftem için yaptığım sos geldi. : 1989-1992 yılları arasında Elazığ’da Hipermarket açmıştım. Bu Hipermarket Elazığ’da ilkti. Hipermarket açma fikrine İzmir’e gidip geldiğim zamanlarda Tansaş’tan esinlenerek kapılmıştım. Benim ilgimi çeken şey Tansaş’taki alışverişin peşin parayla olmasıydı. Hipermarket açmama sebep olan şey aslında buydu. Peşin para konusu hep ilgimi çekmişti ve yine Elazığ'da zeytinyağı toptancılığı yaptığım yıllarda İzmir’e de bu sebeple gidişgelişim oluyordu. Zeytin sattığım insanlardan ya çek yada senet alırdım yada açık hesap deftere yazardım. Yani peşin parayla satamazdım. Bu yüzden Tansaş’taki peşin paralı alışverişten etkilenip Elazığ’a ilk hipermarketi açtım. Ve bu market bana evimde kullandığım sosumun çıkış noktası olmuştu... Marketten sosa: Hipermarketteki alışveriş şekli Elazığlının hoşuna gitti. Ben de Elazığ’ın dört ana caddesine birer tane açmak istedim. İkinci şubeyi açtım, üçüncü ve dördüncü için yer arıyordum. Sosun adı Çamur: İzmir’de yeni bir hayata başladım. Önce Sütaş firmasında plasiyer olarak işe başladım. E sınıfı ehliyetimden dolayı kamyonla süt dağıtmaya başladım. Ama kendi işimi kurma hayalim burada işçi olarak çalışmamı engelliyordu. Buradan ayrılıp eski bildiğim ve daha rahat olduğunu düşündüğüm tezgahtarlık işine geri döndüm. Evet, işim bu sefer daha rahattı ama yine işçi olarak çalışmak beni tatmin etmiyordu. Bu arada ailece görüştüğümüz Mustafa Ercan adında bir arkadaşım vardı. Mustafa’nın İzmir Alsancak’ta bir küçük büfesi vardı. Bugün halen de var. Ben Mustafa’nın yanına gidip gelirken bu küçük yere gıpta ederdim. Çünkü küçük bir yerdi ama kendisinindi. Bir gün Mustafa’ya bir teklif yaptım: "Biliyorum yerin küçük ama sadece benim sığacağım kadar bir yerde bana ver. Ben çiğköfte satayım, yani kendi işim olsun." Olur dedi ve büfenin en güzel yerini benim için boşalttı. İlk çiğköfte ve sos burada başladı. Ve artık sosun bir adı vardı Çamur.(1993) İlk bayilik: Buradaki müşterilerimden birisi bana dedi ki: “Benim Çankaya’da bir büfem var. Hilton Oteli ile Büyük Efes Otelinin arasında. Sana daha geniş bir yer verebilirim Gününü ikiye böl yarım gün bizim orda, yarım gün burada yap.“ Ben de aynen öyle yaptım. İşler iki yerde de oluyordu. İlk bayiliğimi yine İzmir’de açmış oluyordum bir anlamda. Yalnız bir müddet sonra biraz hissi davranmaya başladım. Çankaya’da da işler yolunda olduğuna göre, burada yerimin geniş olması sebebiyle aklıma şöyle bir fikir geldi. Bana Mustafa dar olan büfesinden yer vermişti. Ben Çankaya’da devam edersem, Mustafa’dan ayrılırsam yeri geniş olacak yani oradan ayrılmak nezaket olacaktı ve yaptım da. Çamur kimlik kazanıyor: Çankaya’daki yerim Hilton Oteli ile Büyük Efes Otelinin arasındaydı. Burada çok önemli iki şey öğrendim. Birincisi benim satış yaptığım büfenin hemen yanı Yeni Asır gazetesinin binasıydı. Haliyle buradaki insanlardan bazıları müşterilerim oldular. Sonradan köşe yazarı olduğunu öğrendiğim, ama bir gün bu yazıyı yazacağım aklıma gelmediğinden ismini bilmediğim kişi bana şu fikri verdi. Usta dedi hem steril eldiven takmışsın hem de paraları elinle tutuyorsun. Ben senin yerinde olsam maşayla alır verirdim. Tabi bunu hemen yaptım. İkincisi ve asıl önemlisi çamurlu çiğköfteyi asıl icat etmeye gerek duyduğum sebeptir. Şöyle, Hilton ve Büyük Efes Oteline yurtiçi ve yurtdışından gelen müşterilerden bazıları uzun süre dayanıp dayanamayacağını soruyorlardı. Ben de uzun süre dayanmaz deyip geri çeviriyordum. Aynı zaman da buna bir çare de düşünüyordum ve bu işe kafa yormaya başlamıştım. Ve bugünkü halini de deneme yanılma yoluyla buldum da. Nasıl bulduğumu da anlatacağım. Fakat buradaki işi kaybetmiştim. Yer izinsiz ve ruhsatsızmış. Büfe kapatıldı ve ben buradan ayrılmak zorunda kaldım. Evim Bornova’da olduğu için Bornova’da kendime bir yer yaptım. İlk zorluklar: Bir gün işyerime İstanbul’dan bir arkadaşım ziyarete geldi. Bu arkadaş daha ben Elazığ’da iken İstanbul’dan toptan mal aldığım bir hemşerimdi. Aynı zamanda uzaktan bir akrabamdı. Bu arkadaşla (1987-1997) yılları arasında Elazığ’daki tuhafiye dükkanıma mal aldığım ticari bir ilişkimiz olmuştu ve birbirimizi çok iyi tanırdık. İzmir’e geliş sebebini şöyle anlattı. "Ben İstanbul’da Laleli’de bavul ticareti denen bir iş yapıyorum. Tabi tuhafiye işi yapıyorum. Ama çorap alan bir müşterim bir kamyon terlik alabileceğini, yardım edersem sevineceğini söyledi. Numunesini İstanbul’da aradım bulamadım. İzmir de bulabileceğimi öğrendim ve buraya geldim. Bu arada da seni ziyarete geldim." dedi. Bu ziyaret daha sonra İstanbul’a gelmeme sebep olacaktı. Şöyle ki; arkadaşımla beraber terlik piyasasına beraber gittik, bulduk ve siparişini ve parasını verdik. Arkadaşım İstanbul’a geri döndü. Bu işlem birkaç defa devam etti. Bir gelişinde bana çiğköfte işini yakıştıramadığını söyledi. Gel seni İstanbul’a götüreyim ikinci işyerime sen bak dedi. Görmek için İstanbul’a geldim. Sunduğu imkanlar güzeldi ve çok iyi bildiğim bir işti ve temiz işti. İstanbul’a taşındım (1995) İzmir’den İstanbul'a: Daha önce üniversite okuyamamamın verdiği hırsla çok kısa sürede iyi derecede Rusça öğrendim. Zaten iyi bir tezgahtardım. İkisi birleşince işler iyiydi ama bavul ticareti de birgün geldi bitti. (1998) Ben yine kaldım işsiz. Ama sosum (çamur) ve çiğköfte yine ortaya çıktı. Yalnız bir yol ayrımındaydım. İstanbul’da mı devam edecektim, yoksa İzmir’e geri mi dönecektim. Sonunda İstanbul’da karar kıldım. Ama bunun çok önemli sebepleri vardı. Birincisi evliydim ve bir çocuğum vardı. Göçebe gibi şehir değiştirmek kolay ve hoş olmazdı. İkincisi mutlaka İstanbul’da kalmamı gerektiren bir sebep doğmuştu. O da gazeteci Hıncal Uluç’un yazdığı bir Japon hikayesinden çok etkilenmiştim ve bunu kendi hikayeme uygulayacak olursam mutlaka İstanbul’da kalmam gerekiyordu. Bu hikayeyi ve hikayeden nasıl ders çıkardığımı anlatayım: İstanbul’un en büyük çiğköftecisi olursam Türkiye’nin en büyüğü olacaktım. İstanbul’un potansiyelinden dolayı eğer İstanbul’un en büyük çiğköftecisi olursam Türkiye’nin en büyüğü olacaktım. Eğer Türkiye’nin en büyük çiğköftecisi ben olursam direk olarak dünyanın en büyük çiğköftecisi ben olacaktım. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde çiğköfte işi yoktur. Bu boşluğu bulmamda işte üstte anlattığım hikaye vesile olmuştu. Tabii bunu yazan da Hıncal Uluç olduğu için onun da bunda payı var. Kendi kendime bir iddiam vardı. Ben yola daha çıkmadan şu tezi kendi kendime telkin ettim. Çiğköfte işini insanlar amatörce düşünerek yaptığına göre ben profesyonel olarak işe başlarsam amatör insanlar bana biraz zor yetişir. Bir işi büyük yapmak için biraz güçlü olmak gerekir. Çiğköfte işinde maddi ve manevi olarak güçlü olan insanların tercih edeceği bir iş olmayacağına göre benim aradan fırlayıp kısa zamanda büyük yol alacağımı görüyordum. Alın terimle gördüğüm bu boşluğu değerlendirdim. Aslında ilk bakışta bir gıda ürünü olan sosa çamur ismi koymak çok itici ve çirkin isim olarak görünür. Ama ünlü bir atasözü vardır. Ticaretin onda dokuzu cesarettir. Cesaret işte bu nüanslarda gizlidir. Yoksa bir milyar sermayeyle yüz milyarlık ticaret yapmak cesaret değildir, onun adı aptallıktır. Temiz çiğköfteyi herkes yapar ve herkes satar. Mühim olan, yeni cesaret çamurlusunu yapıp satmaktır. Aslında ben sosuma necip ismi koyar çiğköftemi de Necip Çiğköfte diye satardım. Çamur lafından dolayı yıllarca insanların çamur ne demek sorusuna cevap vermekle uğraşmazdım. Kendime olan özgüvenimden böyle çileli bir yolu seçtim. Necip’in lügat manası temiz demektir. Benim hem babamın ismi hem de oğlumun ismi Necip'tir. Bu Necip örneğini onun için verdim. Ama bu sosun icadını yapan ben değil de bir başkası olsaydı, onun da bu sosa çamur ismi koyması için bir sebep vardı. O sebep şu: benim buluşum olan uzun ömürlü, günlerce bayatlamayan, kokmayan, ekşimeyen, bakteri üretmeyen, ekşimeyen çiğköftede sos kullanıldığı zaman bir şeye dikkat çekmek isterim. Çamurlu çiğköfte hiç bir yöreye ait değildir. Çamurlu çiğköfte 1993 yılında İzmir’de 1964 doğumlu Elazığlı Kenan Demirbaş tarafından uydurulmuştur. Çiğköftenin ana vatanı Urfa’nın Siverek ilçesidir. Savaş olduğu bir dönemde ordu Siverek’ten geçerken Siverekli köylü kadın askere bir şey ikram etmek ister. Fakat savaş zamanı kıtlık zamanı olduğu için tam bir zeka ürünü olan çiğköfteyi icat etmiş olur. Şöyle ki, bir köyde en kolay bulunan şey bulgur ve çiğ yumurtadır. Bu savaş zamanı bile olsa. Kadın çiğ yumurtaları kırıyor. Bulgurla karıştırıyor. Çiğ yumurtanın beyazındaki o tutuculuk özelliğinden dolayı bulgur çiğ yumurtanın karıştırılmasından meydana gelir.Onu eliyle köfte haline getirip askerlere ikram eder. Zaten Urfa’da kadınlar yumurtalı çiğköfte halen daha yapar ve yerler. Tabii biraz geliştirerek. Yani asıl çiğköfte yumurtalıdır. Çiğköftede bu hikayede de görüldüğü gibi etin görevi ve misyonu bulguru kendi etrafında toplamasıdır. Yani kıymanın görevi bulgurun dağılmasını önlemek içindir. Lezzetle çok fazla ilgisi yoktur. Et koymadan da lezzetli bir çiğköfte üretmek mümkündür. Çamurlu çiğköfte uydurmadır, ticari amaçla özel olarak uydurulmuştur. Çamurlu çiğköftenin uyduruluşunu bir örnekle açıklayayım.
|