ÇAMURLU ÇİĞKÖFTE'NİN HİKAYESİ

Çamurlu çiğköfte 1993 yılında İzmir de, Elazığlı Kenan Demirbaş tarafından icat edilmiştir ve günümüzde marka haline gelmiştir. Uzun yıllar, yoğun bir emek ve çalışma sonucunda marka haline gelen, şu anda binlerce kişinin kilometrelerce yol katederek gelip afiyetle yediği, bir yiyenin tekrar yemeden duramadığı bu lezzetli çiğköftenin ve markanın arkasındaki hikaye ilginçtir . Düşünüyorum ki benim çiğköftemi yiyen ve yemeyi düşünen herkes için de ilginç olacaktır aşağıdaki yazı.... 

Çamurlu çiğköfte:

Çamurlu Çiğköfteyi anlatabilmek için ikiye bölmek gerekir. Çamuru ayrı, çiğköfteyi ayrı anlatmak lazım. İkisi yanyana gelirse Çamurlu Çiğköfte meydana gelir. Çamurda ikiye ayrılıyor. Birincisi çiğköftenin içinde otlardan ve baharatlardan, biberlerden yapılmış çamur şeklinde ve çamur görünümünde malzemedir. Asıl önemli olan ikincisidir, yani çiğköftenin yanında ikram ettiğim sostur. Bu kısa tarifidir (ama kısa tarifiyle bırakırsam çok basit gibi görünebilir. Bunun için biraz anlatmam gerekir) Çiğköftenin icadından beri ister kendinize yapın, isterseniz satıcısı olun garnitür olarak lavaş ekmeği ve yeşillikten başka bir malzemesi yoktu. Hele çiğköfte sosu diye bir sos hiç yoktu. Ama ben bir farklılık yapmak adına lavaş ekmeği, yeşillik ve sos vermeye karar verdim.

İlk çiğköfte sosu: Sosun birde hikayesi var, biraz onu anlatayım. 1995 yılında İstanbul Lalelide Tekstil işinde tezgahtarlık ve Rusça-Türkçe tercümanlık yapıyordum. Bir vesileyle Bursa’ya gitmiştim. Bursa’daki ünlü iskender kebapçısında öğlen yemeği yemeye gitmiştim. Burayı ünlü olduğu için seçmiştim. Burada üzüm şırası diye bir şey gördüm. Bu benim için bir ilkti. Bir çok yerde iskender kebap yemiş olmama rağmen üzüm şırasını ilk burada gördüm. Düşününce burayı farklı kılan bu şıra idi. Bu değişiklik buranın ünlü olmasına sebep olmuştur. Zira şuana kadar tattığımız iskender her yerde aynı idi. Bu değişiklik aklıma evimde satıcısı bile değilken çiğköftem için yaptığım sos geldi. : 1989-1992 yılları arasında Elazığ’da Hipermarket açmıştım. Bu Hipermarket Elazığ’da ilkti. Hipermarket açma fikrine İzmir’e gidip geldiğim zamanlarda Tansaş’tan esinlenerek kapılmıştım. Benim ilgimi çeken şey Tansaş’taki alışverişin peşin parayla olmasıydı. Hipermarket açmama sebep olan şey aslında buydu. Peşin para konusu hep ilgimi çekmişti ve yine Elazığ'da zeytinyağı toptancılığı yaptığım yıllarda İzmir’e de bu sebeple gidişgelişim oluyordu. Zeytin sattığım insanlardan ya çek yada senet alırdım yada açık hesap deftere yazardım. Yani peşin parayla satamazdım. Bu yüzden Tansaş’taki peşin paralı alışverişten etkilenip Elazığ’a ilk hipermarketi açtım. Ve bu market bana evimde kullandığım sosumun çıkış noktası olmuştu...

Marketten sosa:

Hipermarketteki alışveriş şekli Elazığlının hoşuna gitti. Ben de Elazığ’ın dört ana caddesine birer tane açmak istedim. İkinci şubeyi açtım, üçüncü ve dördüncü için yer arıyordum.
Hedefi bu olan insanın yapmak zorunda olduğu işler vardı. Market Demirbaş Hipermarket adını taşıyordu ve bu benim için çok önemliydi. Raflardaki malların bazılarının kendi imalatımız olması yada fason yaptırılıp kendi ismimizde satılması çok daha hoş olacaktı. Zaten eski işimden dolayı zeytin çeşitleri Demirbaş Zeytinleri adıyla satılıyordu.
O dönemde market ürünlerinden Tat Ketçap en çok satılan üründü. Her markette olduğu gibi benim marketimde de en az satılan, en ağır satılan çeşit baharattı. Amacım işyerimdeki en ağır satılan malı, en hızlı satılan mal haline getirmek, bu arada da kendi adımla bir marka çıkartarak Demirbaş Yemek Sosları adıyla satmaktı. Tabii ki bu amacı gerçekleştirdim ve satıyordum. Ve bu sos benim icadımdı.
Burada anlatmanın gereği olmayan iç ve dış etkenlerden dolayı iş yerlerimi satıp Elazığ’dan ayrıldım ve İzmir’e yerleştim. Her şeyi satmıştım ama sos benimdi ve benimle beraber kaldı.

Sosun adı Çamur:

İzmir’de yeni bir hayata başladım. Önce Sütaş firmasında plasiyer olarak işe başladım. E sınıfı ehliyetimden dolayı kamyonla süt dağıtmaya başladım. Ama kendi işimi kurma hayalim burada işçi olarak çalışmamı engelliyordu. Buradan ayrılıp eski bildiğim ve daha rahat olduğunu düşündüğüm tezgahtarlık işine geri döndüm. Evet, işim bu sefer daha rahattı ama yine işçi olarak çalışmak beni tatmin etmiyordu. Bu arada ailece görüştüğümüz Mustafa Ercan adında bir arkadaşım vardı. Mustafa’nın İzmir Alsancak’ta bir küçük büfesi vardı. Bugün halen de var. Ben Mustafa’nın yanına gidip gelirken bu küçük yere gıpta ederdim. Çünkü küçük bir yerdi ama kendisinindi. Bir gün Mustafa’ya bir teklif yaptım: "Biliyorum yerin küçük ama sadece benim sığacağım kadar bir yerde bana ver. Ben çiğköfte satayım, yani kendi işim olsun." Olur dedi ve büfenin en güzel yerini benim için boşalttı. İlk çiğköfte ve sos burada başladı. Ve artık sosun bir adı vardı Çamur.(1993)

İlk bayilik:

Buradaki müşterilerimden birisi bana dedi ki: “Benim Çankaya’da bir büfem var. Hilton Oteli ile Büyük Efes Otelinin arasında. Sana daha geniş bir yer verebilirim Gününü ikiye böl yarım gün bizim orda, yarım gün burada yap.“ Ben de aynen öyle yaptım. İşler iki yerde de oluyordu. İlk bayiliğimi yine İzmir’de açmış oluyordum bir anlamda. Yalnız bir müddet sonra biraz hissi davranmaya başladım. Çankaya’da da işler yolunda olduğuna göre, burada yerimin geniş olması sebebiyle aklıma şöyle bir fikir geldi. Bana Mustafa dar olan büfesinden yer vermişti. Ben Çankaya’da devam edersem, Mustafa’dan ayrılırsam yeri geniş olacak yani oradan ayrılmak nezaket olacaktı ve yaptım da.

Çamur kimlik kazanıyor:

Çankaya’daki yerim Hilton Oteli ile Büyük Efes Otelinin arasındaydı. Burada çok önemli iki şey öğrendim. Birincisi benim satış yaptığım büfenin hemen yanı Yeni Asır gazetesinin binasıydı. Haliyle buradaki insanlardan bazıları müşterilerim oldular. Sonradan köşe yazarı olduğunu öğrendiğim, ama bir gün bu yazıyı yazacağım aklıma gelmediğinden ismini bilmediğim kişi bana şu fikri verdi. Usta dedi hem steril eldiven takmışsın hem de paraları elinle tutuyorsun. Ben senin yerinde olsam maşayla alır verirdim. Tabi bunu hemen yaptım. İkincisi ve asıl önemlisi çamurlu çiğköfteyi asıl icat etmeye gerek duyduğum sebeptir. Şöyle, Hilton ve Büyük Efes Oteline yurtiçi ve yurtdışından gelen müşterilerden bazıları uzun süre dayanıp dayanamayacağını soruyorlardı. Ben de uzun süre dayanmaz deyip geri çeviriyordum. Aynı zaman da buna bir çare de düşünüyordum ve bu işe kafa yormaya başlamıştım. Ve bugünkü halini de deneme yanılma yoluyla buldum da. Nasıl bulduğumu da anlatacağım. Fakat buradaki işi kaybetmiştim. Yer izinsiz ve ruhsatsızmış. Büfe kapatıldı ve ben buradan ayrılmak zorunda kaldım. Evim Bornova’da olduğu için Bornova’da kendime bir yer yaptım.

İlk zorluklar:

Bir gün işyerime İstanbul’dan bir arkadaşım ziyarete geldi. Bu arkadaş daha ben Elazığ’da iken İstanbul’dan toptan mal aldığım bir hemşerimdi. Aynı zamanda uzaktan bir akrabamdı. Bu arkadaşla (1987-1997) yılları arasında Elazığ’daki tuhafiye dükkanıma mal aldığım ticari bir ilişkimiz olmuştu ve birbirimizi çok iyi tanırdık. İzmir’e geliş sebebini şöyle anlattı. "Ben İstanbul’da Laleli’de bavul ticareti denen bir iş yapıyorum. Tabi tuhafiye işi yapıyorum. Ama çorap alan bir müşterim bir kamyon terlik alabileceğini, yardım edersem sevineceğini söyledi. Numunesini İstanbul’da aradım bulamadım. İzmir de bulabileceğimi öğrendim ve buraya geldim. Bu arada da seni ziyarete geldim." dedi. Bu ziyaret daha sonra İstanbul’a gelmeme sebep olacaktı. Şöyle ki; arkadaşımla beraber terlik piyasasına beraber gittik, bulduk ve siparişini ve parasını verdik. Arkadaşım İstanbul’a geri döndü. Bu işlem birkaç defa devam etti. Bir gelişinde bana çiğköfte işini yakıştıramadığını söyledi. Gel seni İstanbul’a götüreyim ikinci işyerime sen bak dedi. Görmek için İstanbul’a geldim. Sunduğu imkanlar güzeldi ve çok iyi bildiğim bir işti ve temiz işti. İstanbul’a taşındım (1995)

İzmir’den İstanbul'a:

Daha önce üniversite okuyamamamın verdiği hırsla çok kısa sürede iyi derecede Rusça öğrendim. Zaten iyi bir tezgahtardım. İkisi birleşince işler iyiydi ama bavul ticareti de birgün geldi bitti. (1998) Ben yine kaldım işsiz. Ama sosum (çamur) ve çiğköfte yine ortaya çıktı. Yalnız bir yol ayrımındaydım. İstanbul’da mı devam edecektim, yoksa İzmir’e geri mi dönecektim.

Sonunda İstanbul’da karar kıldım. Ama bunun çok önemli sebepleri vardı. Birincisi evliydim ve bir çocuğum vardı. Göçebe gibi şehir değiştirmek kolay ve hoş olmazdı. İkincisi mutlaka İstanbul’da kalmamı gerektiren bir sebep doğmuştu. O da gazeteci Hıncal Uluç’un yazdığı bir Japon hikayesinden çok etkilenmiştim ve bunu kendi hikayeme uygulayacak olursam mutlaka İstanbul’da kalmam gerekiyordu. Bu hikayeyi ve hikayeden nasıl ders çıkardığımı anlatayım:
Genç bir çocuğun dünyanın en iyi tekvandocusu olmak hayali varmış. İyi bir hoca olduğunu duyduğu bir tekvando hocasına gitmiş Hocam demiş ben dünyanın en iyi tekvandocusu olmak istiyorum. Olabilir miyim ? demiş. Hoca bir bakmış gencin gözünden inanç fışkırıyor. Yalnız gencin sol kolu yokmuş. Genç çocuğa demiş ki sende bu inanç varken, beni de bulmuşken neden olmasın. Çocuğa bir hareket öğretmiş. Git bunu bir yıl çalış gel. Seni müsabakaya çıkarayım. Çocuk kısa bir süre sonra hareketi adeta yutmuş ve geri gelmiş. Hoca demiş ki ben sana öyle çalış gel dedim. Çünkü ben sana bir tek hareket öğrettim. Bu hareketi dünyada en iyi yapan sen olmalısın. Çocuk gitmiş ve bir yıl sonra gelmiş ve dünya şampiyonu olan rakibini yenmiş. Sevinçle hocasına koşmuş ve nasıl başardığını sormuş. Hoca demiş ki: Ben sana bir tek hareket öğrettim ama onu en iyi yapan sen oldun. Çünkü demiş rakibinin bu hareketine karşılık verebilmesi için seni sol kolundan yakalaması gerekiyordu.

İşte bu hikayeyi kendime tatbik ettim. Benim hocam da bendim. Bu Japon hikayesinden şu sonuçları çıkardım ve uygulamaya karar verdim.

Düzen, disiplin benim karekteri:

Ben yaptığım her işte düzene, tertipli olmaya, temizliğe çok özen gösterirdim. Ama bu hasletlerim bana hep aferin ve bravo olarak geri dönerdi. İşte bu hasletlerimi gıda sektöründe sürdürürsem bu niteliklerim aferin değil para olarak bana geri dönecekti. Ama gıda işinin hangi dalını seçeceğime bu hikayeden sonra karar verdim. O da daha önceden İzmir’de yapmış olduğum çiğköfte işi olacaktı. Küçük bir işti (hatta bir iş yada meslek bile sayılmazdı. Beni yok sayarsanız halen daha öyledir) Bu küçük işi profesyonelce yaparsam en iyi ben yapabilirdim. Benim de o gençte olduğu gibi bir fiziki durumum vardı. Benim de iri yarı bir yapım vardı. Bir işte başarılı olmanın kurallarından biri de işin yapan insana biraz yakışması prensibinden hareketle, benim iri kıyım yapıma çiğköfteciliğin yakışacağını düşünerek çiğköfte işine devam etmek kararı aldım. Kendime büyük bir hedef belirledim. Bu büyük hedef benim dünyanın en büyük çiğköftecisi olma hayalimdi. Benim bunu başarabilecek kapasitem de vardı. Dediğim gibi benim hocam bendim ve kendi kendime şunu söyledim. Bütün çiğköfte satıcıları bu işi amatörce yapıyorlardı. Ama ben daha yola çıkarken profesyonelce çıkacaktım ve bunu da İstanbul’da yapacaktım.

İstanbul’un en büyük çiğköftecisi olursam Türkiye’nin en büyüğü olacaktım.

İstanbul’un potansiyelinden dolayı eğer İstanbul’un en büyük çiğköftecisi olursam Türkiye’nin en büyüğü olacaktım. Eğer Türkiye’nin en büyük çiğköftecisi ben olursam direk olarak dünyanın en büyük çiğköftecisi ben olacaktım. Çünkü dünyanın hiçbir ülkesinde çiğköfte işi yoktur. Bu boşluğu bulmamda işte üstte anlattığım hikaye vesile olmuştu. Tabii bunu yazan da Hıncal Uluç olduğu için onun da bunda payı var.
Benim gıda işine girmem, bu sektörün içinden çiğköfteyi seçmemin, önüme koyduğum hedefin, bu hedefe ancak İstanbul’da yaparsam hedefimi tutturacağımın işaretleri yukarıda yazdığım hikayeden yola çıkarak oldu. Fakat çok önemli bir gözlemimin de faydası çok büyüktür. Bu gözlemimin de şuydu : Ünlü Sünnetçi Kemal Özkan’ı çok iyi izliyordum. Bu olayın benim çiğköfteciliğim ile ne alakası var onu da anlatmam lazım. Çünkü çiğköfte gibi küçük bir işte önüme büyük bir hedef koymama sebep olan ünlü sünnetçi Kemal Özkan’dır.

Şöyle ki :

Türkiye’nin her tarafında sünnetçilik çok amatörce yapılırdı. Sünnetçilik yapan bütün insanlar eline küçük bir çanta alır, içine ustura ve gazlı bezini koyardı. Oldu sana sünnetçi. Çiğköfte satmaya karar veren insanlar da kendine küçük bir el arabası yaptırdı mı olurdu çiğköfteci. Eğer lokantaysa, kapının önüne bir cam tezgah... oldu çiğköfte satıcısı. Yani hep amatörce.
Kemal Özkan bunu meslek olarak kabul ederek, profesyonelce düşünerek, sünnet sarayı yapıp içinde aktiviteler düzenleyerek, küçük bir çantayla yıllarca yapılan işi grubu içine soktu. Tabi karşılığında bu onu Türkiye’nin en ünlü sünnetçisi yaptı. Bana Türkiye’nin en ünlü üç sünnetçisini say deseler, ben de birincisi Kemal Özkan derim. Çünkü profesyonel. Benim oğlumu Eyüp’te bir sünnetçi sünnet etti. Adam çok güzel sünnet yapmıştı. Oğlum bir gün sonra top oynuyordu. O sünnetçi iyi bir sünnet yapmayı öğrenmişti ama büyük düşünüp bir sünnet sarayı yapmayı ve içinde aktiviteler düzenlemeyi akıl edememişti. Hem benim için, hem de herkes için Eyüp’teki bir sünnetçi olarak kaldı. Bu örnekte olduğu gibi çiğköfteci olacaktım ama el arabası yaptırmayı hiçbir zaman aklıma bile getirmedim. Büyük düşünüp, profesyonelce düşünüp imalathane kurmakla, sadece çiğköfte üretip, sadece çiğköfte satmak için kiralık dükkan tutup, büyükten başlayıp bir an önce yol alacaktım. Çünkü hedefim çok büyüktü. Öyle de yaptım.

Kendi kendime bir iddiam vardı. Ben yola daha çıkmadan şu tezi kendi kendime telkin ettim. Çiğköfte işini insanlar amatörce düşünerek yaptığına göre ben profesyonel olarak işe başlarsam amatör insanlar bana biraz zor yetişir. Bir işi büyük yapmak için biraz güçlü olmak gerekir. Çiğköfte işinde maddi ve manevi olarak güçlü olan insanların tercih edeceği bir iş olmayacağına göre benim aradan fırlayıp kısa zamanda büyük yol alacağımı görüyordum. Alın terimle gördüğüm bu boşluğu değerlendirdim.
Hesabım doğruymuş.
Her şeyde olduğu gibi önce alt yapıya önem verdim. En önce imalat yapacağım yeri ayarladım. Sonra ticaret odasına üye kaydımı yaptırdım, sonra markamı patent ettirdim. Tescilli bir çiğköfteci olmak önemliydi. İlk olmak her işte olduğu gibi benim için de önemliydi. Hedefim büyük olduğu için benim normal herkesin bildiği gibi değil sadece bana ait olan, uzun süre dayanan, Türkiye’nin ve dünyanın her yerine gönderebileceğim bir ticari çiğköftem olması gerekirdi, o zaten daha önce vardı. Çiğköftede marka olmam için bir sistemim olması gerekirdi ve diğerlerine benzememeliydi. Onu da yaptım. Bana özgü bir imalat politikam, bana özgü dağıtım ve taşıma şeklim, bana özgü herkesten farklı bir satış politikam, faklı bir ambalaj şeklim olmalıydı. Hepsini bana özgü bir şekilde yaptım.

Aslında ilk bakışta bir gıda ürünü olan sosa çamur ismi koymak çok itici ve çirkin isim olarak görünür. Ama ünlü bir atasözü vardır. Ticaretin onda dokuzu cesarettir. Cesaret işte bu nüanslarda gizlidir. Yoksa bir milyar sermayeyle yüz milyarlık ticaret yapmak cesaret değildir, onun adı aptallıktır. Temiz çiğköfteyi herkes yapar ve herkes satar. Mühim olan, yeni cesaret çamurlusunu yapıp satmaktır. Aslında ben sosuma necip ismi koyar çiğköftemi de Necip Çiğköfte diye satardım. Çamur lafından dolayı yıllarca insanların çamur ne demek sorusuna cevap vermekle uğraşmazdım. Kendime olan özgüvenimden böyle çileli bir yolu seçtim. Necip’in lügat manası temiz demektir. Benim hem babamın ismi hem de oğlumun ismi Necip'tir. Bu Necip örneğini onun için verdim. Ama bu sosun icadını yapan ben değil de bir başkası olsaydı, onun da bu sosa çamur ismi koyması için bir sebep vardı. O sebep şu: benim buluşum olan uzun ömürlü, günlerce bayatlamayan, kokmayan, ekşimeyen, bakteri üretmeyen, ekşimeyen çiğköftede sos kullanıldığı zaman bir şeye dikkat çekmek isterim.
Hazır çorbalarda olduğu gibi bende bulguru belli merhaleden geçirip daha çiğköfte olmadan bir poşete dolduruyorum. Nasıl ki hazır çorbaların poşetini açıp biraz su ilave edersiniz, bir de kaynatırsınız olur çorba, benim bulguruma da benim sosumu (çamuru) yeteri kadar koyarsanız, onu bir iki dakika yoğurursanız olur çiğköfte.
Aynı yemekteki tuz misaline benzer. Bir yemeğe tuz koymak önemlidir. Ama tuzun ayarını kaçırırsanız yemek tuzlu olur, yenilmez, bu sos önümüzdeki bulguru çiğköfte gibi değil hem tadını, hem de şeklini çamur gibi yapar ve yenilmez. Siz olsanız bu sosa çamur adını koymaz mıydınız?
Çamurlu çiğköftede et (kıyma), sarımsak, kuru soğan, taze soğan, maydanoz ve karabiber olmaz. Yani uzun süre kalabilmesi için bunları koyamazsınız. Ben de öyle yaptım. Bu yüzden de uzun süre dayanır ve istediğim her yere gönderebiliyorum. Hazır çorbaya yapılışı benzediği için isterseniz denizin ortasında bir yatta, isterseniz uçakta, isterseniz yazlıkta, isterseniz dağdaki bir avcı olun, benim bulguruma benim sosumu karıştıran, iki dakika da yoğuran herkes çiğköfte yapma ve yeme şansına sahip olur.

Çamurlu çiğköfte hiç bir yöreye ait değildir. Çamurlu çiğköfte 1993 yılında İzmir’de 1964 doğumlu Elazığlı Kenan Demirbaş tarafından uydurulmuştur.
Bir kaç gün dayanan çiğköfte, bir hafta dayanan çiğköfte, bir ay dayanan çiğköfteyi aynı malzemeyle yapıyorum. Fakat yapılış merhaleleri farklıdır.
Hemen yapıldığı gibi yenilen yani herkesin bildiği (Ev tipi) çiğköfteyle, benim yaptığım çamurlu çiğköfte (Ticari çiğköfte) arasında çok ciddi farklar vardır. Hatta tam tersidir. Normal herkesin bildiği çiğköfte kaldıkça kurur, kaldıkça ekşime yapar, kaldıkça kokar. Çamurlu çiğköfte ilk yapıldığı andansa iki gün sonra daha lezzetli olur. Halbuki normal çiğköfte iki gün kalsa hem kokar, hem ekşir, hem bakteri üretir, hem kurur taş gibi olur, hem de rengi değişir.
Çiğköfte elle yapılır, elle yenir. Bir mutfak robotu veya et makinesi da çiğköfte yapar. Ama makine sadece karıştıracağı için, yani yoğrulmadığı için çiğköfte gerçekten çiğ kalır. Makine ile yapılan çiğköfte nasıl zevksiz olursa, çatalla yemekte zevksiz olur.
Çiğköfte ile kısır arasındaki fark ta buradadır.Kısırın da ana maddesi çiğköftede olduğu gibi, olmazsa olmaz olan madde bulgurdur.
Kısır kaşıkla karıştırılarak yapılır. Ama çiğköfte yoğrularak yapılır. Karıştırmakla yoğurmak arasında çok ciddi bir fark vardır. Çünkü çiğköfteyi yani bulguru acı biberle, bakır bir kapta uzun süre yoğurmak gerekir. Bu yoğurma sırasında mekanik olarak bir ısı oluşur. Bu ısı da köftenin pişmesi için yeterli bir ısıdır. Yani sürtünmeden oluşan ısı bulguru pişirir ve o çiğköfte çiğ kalmaz, pişer. Bu yüzden de insanı rahatsız etmez.
Çiğköfte hakkında çok yanlış bir kanı vardır. Ben tam tersini savunuyorum ve bu iddiamı da çok mantıklı bir şekilde açıklama imkanına sahibim. İnsanlar çiğköftede et olmazsa olmaz diye bilirler. Halbuki çiğköftede en vazgeçilebilir maddenin et olduğunu savunuyorum, yani tam tersi. Çiğköftede bulgurdan başka hiçbir şey vazgeçilmez değildir. Yani çiğköftenin olmazsa olmaz tek bir maddesi vardır, o da bulgurdur. Zaten çiğköftenin icat ediliş hikayesi de bunu doğrular.

Çiğköftenin ana vatanı Urfa’nın Siverek ilçesidir. Savaş olduğu bir dönemde ordu Siverek’ten geçerken Siverekli köylü kadın askere bir şey ikram etmek ister. Fakat savaş zamanı kıtlık zamanı olduğu için tam bir zeka ürünü olan çiğköfteyi icat etmiş olur. Şöyle ki, bir köyde en kolay bulunan şey bulgur ve çiğ yumurtadır. Bu savaş zamanı bile olsa. Kadın çiğ yumurtaları kırıyor. Bulgurla karıştırıyor. Çiğ yumurtanın beyazındaki o tutuculuk özelliğinden dolayı bulgur çiğ yumurtanın karıştırılmasından meydana gelir.Onu eliyle köfte haline getirip askerlere ikram eder. Zaten Urfa’da kadınlar yumurtalı çiğköfte halen daha yapar ve yerler. Tabii biraz geliştirerek. Yani asıl çiğköfte yumurtalıdır. Çiğköftede bu hikayede de görüldüğü gibi etin görevi ve misyonu bulguru kendi etrafında toplamasıdır. Yani kıymanın görevi bulgurun dağılmasını önlemek içindir. Lezzetle çok fazla ilgisi yoktur. Et koymadan da lezzetli bir çiğköfte üretmek mümkündür.

Çamurlu çiğköfte uydurmadır, ticari amaçla özel olarak uydurulmuştur.

Çamurlu çiğköftenin uyduruluşunu bir örnekle açıklayayım.

Çamurlu çiğköftenin uyduruluşunu bir örnekle açıklayayım. Elinizde bir boya paleti olsun. Bu paletin üzerine değişik bir kaç renk boya koyun. Bu boyaları birbirine karıştırırsanız ortaya uydurma bir renk çıkar. Ben de pasta malzemesi ve hamur malzemesi ve çiğköfte malzemelerini karıştırarak ortaya uydurma bir çiğköfte meydana getirdim ve bu uydurma çiğköfteye çamurlu ismini koyarak yaptığım mamulün arkasında durdum. Böylelikle farklı bir tat, farklı bir ürün yaptım ve bunun ticaretini yapıyorum.Bu ticari lafını çok kullandığım için buna bir örnek vermek istiyorum. Bir bayan evde sütten yoğurt elde eder. Yani yoğurt mayalayan bir bayan, bir gün yoğurt fabrikası yapmaya karar verirse evde yoğurt yapış şeklini unutması gerekir. Yani evde çiğköfte yapmakla, ticaretini yapmak ayrıdır.
Tarihte büyük olaylar bir çağı açmış, bir çağı kapatmıştır. Çamurlu çiğköfte de, çiğköfte tarihinde bir çığır açmıştır.

Çamurlu çiğköfe marka tescillidir.